26 Temmuz 2016 Salı
22 Temmuz 2016 Cuma
9 Haziran 2016 Perşembe
Prof Dr Emine Gürsoy Naskali, (DEMOKRAT PARTİ; 27 Mayıs devrimi, inkılâp, ihtilâl, darbe veya Ayaklanması) "Yassıada Mahkemesi Anayasayı İhlal Davası"
21 Kasım 2014 Cuma
25 Mart 2014 Salı
HÜCRE 37 - KAYSERİ; Ya da Hüzünlü Bir Aşk Hikâyesi....
HÜCRE 37-
Ertuğrul MAT
Menderes ve arkadaşlarının idamından sonra bir kere daha ağlamıştık. Genç kadın, elindeki yüzüğü gösterip gözyaşları içinde, “Hayır hayır… Müebbede
de mahkûm olsa, onu bekleyeceğim” diyordu.
Nişanlısı Yassıada’da idama mahkûm edildikten sonra cezası müebbede tahvil edilmiş bu genç kadının hüzün dolu hikâyesini Hürriyet gazetesi birinci sayfadan vermişti. Birisi, Kurtuluş Lisesi’nin gencecik öğretmeni, diğeri Meclis’in Demokrat Partili Antalya Milletvekili Sadık Erdem’i.
27 Mayıs 1960 darbesinden kısa bir zaman önce nişanlanmışlar, evlilik planları yapıyorlardı.
Yakın bir gelecekte, sarsıcı, onur kırıcı acılı günlerin aşklarını ölümle imtihan edeceğini bilmiyorlardı…
Öğrendiler… Hem de “…tarifsiz kederler içinde”.
Sadık Bey’in yakalanması, Yassıada’ya gönderilmesi…Anayasa’yı ihlalle suçlanması… Önce idama, sonra da bu cezanın müebbede çevrilmesi, bu aşkın üstüne kederler yağdırmış, genç kızın yüzüne hüzün doldurmuştu.
Hapisteki adam, acılara meydan okumasını bilenlerdendi… O katlanabilir; hapishanede bile yurduna faydalı olabilirdi… Hep güzel şeyler düşünür, güzel konuşur, güzel şiir okurdu.
Hakkında verilen kararın Milli Birlik Komitesi tarafından tasdikini müteakip, nişanlısına, “Biz mahpus damını ebedi mesken tuttuk, kusura bakma” diye nişan yüzüğünü iade etmişti…
O, sevdiği kadının hayat ve gönül çizgisinde şekillenip belirdiği gibi, oradan silinip gitmesinin de gerektiğini biliyordu
Bu mahkûmiyetten sonra, sevdiği kadının hayatından çıkmalıydı…
Yüzük bunun için hüzünlü kadının elindeydi…
Yüzüğü gönderdikten sonra, o çok yakından tanıdığım 37 numaralı hücredeki adamın, yüzündeki acı tebessümle ve dilinden hiç düşürmediği bir mısrayla
“Sözü vermekte bir beis yok; bu bir âdettir güzelim…” diyerek kadere sitem ettiğinden adım gibi emindim.
Doğru karar verdiğine, kendisine yakışanı yaptığına inanarak, kalemi eline aldı ve demokrasi kavgasına devam edeceğini dostlarına yazdı.
O dostların başında da ben vardım.
2. 12. 1961-Kayseri
Sevgili Kardeşim Ertuğrul,
Yassıada mahkemesi hakkımda (Yüksek Adalet Divanı demeye dilim varmıyor) TCK 146/1 ile verdiği idamı, TCK 59 madde tatbiki ile müebbede tahvil etti. Demek ki kaderde yaşamak varmış. Bir yandan böylesine ağır bir cezaya mahkûm kılınırken, diğer yandan çok namüsait şartlar içinde yapılan hesap vermede, hayatımın her safhasında en ufak bir suiistimalim ve gayr-ı meşru bir iktisabım bulunmadığını da kabul etmek ve b u yönde karar vermek
mecburiyetinde kaldılar. Benim için bu ikincisi mühimdir. Zira siyasi mahkûmiyet ne şahsi şerefimize, ne de bizi sevenlerin hakkımızdaki itimadına nakise getirmez.
İnsanlar şeref için yaşarlar ve ölürler. Ömrün uzunluğu ve kısalığı mühim değildir. Yüksek Adalet Divanı denilen öylesine bir mahkemenin önünde ve darağacına varan yolun üstünde başımı hiçe sayarak pervasızca yaptığım müdafaa bu inancın neticesi idi. Bir suretini ilk fırsatta sana göndermeye çalışacağım.
Ben siyasi hayata hissi olarak girmedim. Onun şartlarını iyi bilen ve rizikosunu berveçhi peşin kabul etmiş insanım. Kadere inandığım için hadisatı olduğu gibi kabul etmekteyim. Pişmanlık ve nedamet duyacak kadar manen zayıf değilim. Yıldırım yüksek tepelere düşer, ondan korkanın orada işi ne? Ben milleti çok genç yaşta temsil ettim. Elbet ki, davranışlarıma bu temsil vasfına layık vakar ve haysiyet hâkim olacak ve hayat-ı tamamımda harim-i namusun tek taşı bile düşmeyecektir. Onun içindir ki, Kayseri Bölge Ceza evinin içine konulduğum 37 numaralı hücresi de, ümit ve heyecanımı sarsabilmiş değildir. Ne beşerin kahrından pervam ne de lütfuna ihtiyacım var. Tevekkül ve itimadım sadece Allah’adır.
Sadık Erdem
Nişanlısına yüzüğünü iade eden adamın karakterine, davasına, ahlakına bağlılığına; eski Diyanet İşleri Başkanlarından Hasan Hüsnü Erdem’den, yani babasından aldığı feyzin getirdiği tevekkülün gücüne bakın… Sanmayın ki, medrese kültürü almıştı… Saatlerce sosyal siyaset konuşur, divan edebiyatından binlerce mısra okuyabilir, o yıllarda bile Nâzım’dan bahsedebilirdi.
İdama mahkûm olmasını, ömrünü hapishanede tamamlayacak olmasını değil de kendisine “hırsız” denilememesini önemsiyordu.
Sadece o mu? Hayır, elbette ki hayır.
İmza: Sadık Erdem-Adres Hücre 37
Salim Başol’un ifadesi ile Yassıada’ya tıkılanların hepsi aynıydı.
Başol, Tevfik İleri’ye “…her kuruşun hesabını vereceksiniz…” dediği zaman, “Bana hayatımın en güzel müjdesini verdiniz. Benim ve arkadaşlarımın namusunu siz bile tescil etmek mecburiyetinde kalacaksınız…” dememiş miydi?
Onlar bilirler ve derlerdi ki:
“Ölmek değildir ömrümüzün en feci işi,
Müşkil budur ki, ölmeden evvel ölür kişi.”
Onları hasta hasta asabilirlerdi, ama onları namuslarını lekeleyerek ölmeden evvel öldüremezlerdi.
Size bu mektubu yazan ve “Ne beşerin kahrından pervam ne de lütfuna ihtiyacım var” diyen adama ne yazabilirdiniz?
Nasıl teselli eder, nasıl ümit verebilirdiniz?
“Tarih sizin namusunuzu, vatana hizmetiniz tescil etti. Ya dışardakilerin ıstırabını, aczden doğan utançlarını kim tespit edecek? Biliniz ki dışardakilerin ıstırabı, sizinkinden fazladır…” diye yazdığımı hatırlıyorum.
Şimdi, onun aşağıdaki cevabi mektubunu okuyunca, “O mektubumda belki daha da güzel şeyler yazmışımdır” diye düşünüyorum.
12. 5. 1962-Kayseri
Sevgili Kardeşim Ertuğrul,
Gönderdiğin mektubunu aldım. Bunları zevk ve iftiharla gerek kendim ve gerekse arkadaşlara okudum. Seni hücredeki arkadaşların çoğu gıyaben tanımakta ve sevmektedir. Cevapta gecikiyorsam bana kırılma ve beni hoş gör. Bu gecikmeyi ihmal olarak değil; fakat hücre psikolojisinin tabii bir neticesi olarak mütalaa etmek gerek ve unutmamak icap eder ki, hapishanedeki insanı n tek tesellisi dostlarından gelen mektuplardır. Buradaki monoton hayatımızı renklendiren bunlar. Senden ricam benden cevap beklemeden, gecikmem halinde bana kırılmadan mektup yazmandır.
Bazı genç arkadaşlarım buraya kadar ziyaretime geldiler. Geçen gün Yavuz Esmersoy da gelmiş, fakat ve maalesef ziyaret günü olmadığı için görüşemedik. Bu ay sonu hücre müddeti dolmuş oluyor. Diğer umumi koğuşlara geçeceğiz. Erol’dan senin verdiğin malumat dışında hiç haber almadım. Mektuplaşıyorsan veya görürsen gözlerinden öptüğümü duyurursun.
Bu vesile ile bayramını da kutlar sağlık ve muvaffakiyetini diler, hasretle gözlerinden öperim benim aziz kardeşim.
Hücre 37-Sadık Erdem
Sadık Erdem’in hücre cezası bitti. Koğuşa geçti. Yassıada’da ve Kayseri Bölge Cezaevi’nin 37 numaralı hücresinde çektikleri, çektirenlere yetmemiş, müebbede tahvil edilmiş idam cezası muhbir ve müfterileri tatmin etmemiş, onu mahkemeden mahkemeye sürüklemeye devam etmişlerdi.
Saklayabildiğim son mektubunda bu yeni davalarından bahsediyordu:
1.9. 1962-Cezaevi-Ankara
Sevgili Kardeşim Ertuğrul,
Sana Kayseri’den ayrılırken bir mektup atmıştım ve Ankara’dan da yazacağımı söylemiştim. Ama bugüne kadar yazamadım.
Davanın duruşmasına girdim. Sorgum yapıldı. 11. 10. 1962 tarihine talik edildi. Bu arada burada kalacağım…
Asabi bakımdan bazı aksamalarımın tedavisi imkânını arıyorum. Bilhassa fikri çalışma yaparken başım şiddetle ağrıyor. Bir çare bulabilecek miyiz, bilmiyorum.
Yavuz Esmersoy ziyaretime gelmiş, kulaklarını çınlattık. Benim buraya geleceğimi senin mektubundan öğrenmiş.
Eski dostların havasını iyi buldum… Kaybettiklerimizin yanında muhafaza ettiklerimiz de pek çok.
Mektubunu beklerim. Hasretle gözlerinden öperim.
Sadık Erdem.
Afla tahliye olan Sadık Erdem, parmağındaki yüzüğü çıkarmayan nişanlısına koşmuş, sevgilisi hüzünlü kadına kavuşmuş, evlenip çocukları olmuştu. Yusuf gibi zindanlara sığmamış, Ferhat gibi dağları delmişti… Aşkın ölümle imtihanı, aşkın zaferiyle bitmişti.
Antalyalılar bu has evlatlarını unutmadılar, otuz sene sonra onu 1977’li yılların sonlarında tekrar parlamentoya gönderdiler. Gelin görün ki, 1957’de dört seneliğine seçildiği görevini 27 Mayıs 1960 müdahalesi yüzünden tamamlayamayan Sadık Erdem,12 Eylül 1980 darbesiyle yine seçildiği dönemi tamamlayamadı.Bu, kısa bir zaman önce kaybettiğimiz bir demokrasi kahramanının gerçek hikâyesidir. Nur içinde yatsın.”
30 Aralık 2013 Pazartesi
YÖNLENDİRMELERİN GÖLGESİNDEKİ, YASSIADA MAKKEMELERİ; Prof. Dr. İSA KAYACAN
YÖNLENDİRMELERİN
GÖLGESİNDEKİ, YASSIADA MAKKEMELERİ
![]() |
| Prof. Dr. İSA KAYACAN |
Prof. Dr. İsa KAYACAN
27 Mayıs 1960 sabahı radyodaki
ses, her zaman haberleri okuyan spikerden farklıydı. Genç bir Albay olan
Aparslan Türkeş, ordunun yönetime el koyduğunu duyuruyordu. 10 yıllım DP iktidarı
sona ermiş, emekleme dönemindeki demokrasi rafa kaldırılmıştı.
O gün Türkiye için, kendi
başbakanını asacak bir dönem başlıyordu. daha önce kimsenin adını duymadığı
Yassıada”da yakın tarihin en büyük siyasi davası başladı. Yassıada davalarıyla
ilgili çok şey söylendi, yazılıp-çizildi. Ama belgeler üzerindeki
değerlendirmelerden uzak kalındı hep.
Aradan 46 yıl geçti. Duruşmalara
ait tutanakların gizliliği kaldırıldı. Anayasa Mahkemesi”nin elinde bulunan
belgeleri teslim alan Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü, bunları
araştırmacılara açtı. Yassıada belgeleri 3 bin 527 ayrı klasörden oluşuyordu.
Belge adedi bini geçiyor. Bu konudaki değerlendirmelerden hareketle, Zaman
gazetesinde 4-9 Eylül 2006 tarihlerinde, bu tarihler arasında Erdal Şen imzasıyla
bilgi ve belgelerin değerlendirildiği haber-yorum ve bilgiler yer aldı. Bu
satırların yazarı olarak bendeniz de, Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel
Müdürlüğünden aldığım bilgi ve belgeler doğrultusunda incelemeler ve
değerlendirmeler yaptım.
CEMAL GÜRSEL”İN SANSÜRLENEN MEKTUBU
Demokrat Parti iktidarı 1960 yılı
başında zorlanmaya başlamıştı. Öğrenci olayları başta olmak üzere değişik
olaylar İktidarı zorlarken, DP iktidarına karşı baskılar artıyordu. 3 Mayıs
1960 tarihine gelindiğinde, Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Cemal Gürsel,
Adnan Menderes”e takdim edilmek üzere bir mektup yazıp, Milli Savunma Bakanı
Ethem Menderes”e verdi.
Ülkenin içinde bulunduğu durumdan
memnun olmadıklarını belirten Cemal Gürsel, önerilerini 15 madde halinde
sıralıyordu. 1. maddede Cumhurbaşkanı Celal Bayar”ın istifası isteniyordu. Ve
“Cumhurbaşkanlığına sayın Adnan Menderes getirilmelidir. Bu muhterem zatı her
şeye rağmen milletin çoğunluğunun sevmekte olduğuna kaniim, bu sevgiden
istifade edilerek kırılanların gönülleri alınmalı ve millete yeniden güven
telkin edilmeli” deniyordu.
Ethem Menderes mektubu Adnan
Menderes”e iletti. Mektup ne basına sızdırılmış, ne de kabine içinde
tartışılmıştı. Cemal Gürsel mektubu “muhtıra” olarak kabul etmiş, böyle
düşünmüştü.
Kısa süre sonra, 27 Mayıs 1960
tarihinde darbe geldi. Ülkenin idaresi kısa adı MBK olan, Milli Birlik
Komitesine geçti. 24 gün önce, Menderes”e Cumhurbaşkanlığı teklif eden Cemal
Gürsel MBK”nın başkanı olmuştu. Gürsel”in ifadesiyle, “milletin çok sevdiği
Menderes idamla yargılanmak üzere Yassıada”ya gönderilmişti. Radyo ve
gazetelerde her gün darbenin doğruluğu, haklılığı yönünde haberler yer
alıyordu. MBK ihtilali meşru göstermek için, Gürsel”in Ethem Menderes”e
gönderdiği mektubu gündeme getirmişti. Mektup 12 Temmuz 1960 tarihli Resim
Gazete”de yayınlandı, kamuoyuna duyuruldu. Hem Ethem, hem de Adnan Menderes
mektubunu sansürlenerek yayınlandığını farketmişlerdi. Çünkü, Menderes”i öven “
Cumuharbaşkanı olmalıdır” şeklindeki ifadeler Resmi Gazetedeki mektupta yer
almıyordu. Başbakan ve Bakanların makamlarındaki her türlü eşya ve evraka el
konulduğu için bu mektubun aslı da artık ellerinde değildi. Gerçek
ispatlanamayacaktı...
* Cemal Gürsel”in, Adnan Menderes”e iletilmek
üzere yazdığı, sonra sansürlenerek kamuoyuna açıklanan mektubu:
Yassıada duruşmaları
başladığında, Cemal Gürsel”in mektubu hemen gündeme getirildi. İstanbul-Ankara
olaylarıyla ilgili davanın oturumu devam ederken Mahkemenin anlı-şanlı Başkanı
Salim Başol; “Cemal Gürsel size gereken uyarıyı bir mektupla yapmış. niçin
gereğini yerine getirmediniz” diye sorarak, Menderes”i suçlamıştı. Mektup
okundu. Menderes”le ilgili kısım ortada yoktu. Gürsel”in Menderes”i yücelttiği
mektup, mahkeme salonunda devrik Başbakan”ı suçlayan bir metin haline
dönüşmüştü.
İŞTE MEKTUBUN TAM METNİ
Aziz vekilim, dün geceki
konuşmalarınızdan cesaret ve ilham alarak zatı alilerine, memleketin huzur ve
istikrarı için alınması lazım gelen tedbir ve kararlar hakkında düşüncelerimi
arz etmeyi milli ve vatani bir vazife bildim.
Sayın başvekilin açıklamalarını
dinledim ve okudum; bunlar da benim düşüncelerimin kabülüne müsait bir zeminin
henüz mevcut olmadığı aşikar olarak belli ise de gene de görüşlerimin sizlere
iblağının zaruretine inanıyorum.
Muhterem vekilim, şu hakikati
kabul etmek lazımdır ki, Kayseri hadiseleriyle başlayıp son karar ve feci
olaylara kadar devam eden vak”alar vatandaş ruhunda derin tesirler ve hükümete
karşı telafisi güç hoşnutsuzluklar yaratmıştır. Hele ordunun talebelere karşı
akılsızca kullanılması için vehametini artırmış, ordu mensuplarında da
huzursuzluk ve güvensizlik hisleri belirmiş, korkulan şey olmuş, ordu
politikaya karıştırılmıştır.
Sayın vekilim,
Bu ahval küçümsenecek, cebir ve
şiddetle geçiştirilecek şeylerdir değildir. Memleket, hükümet ve partinin
düştüğü bu müşkül vaziyeti kurtarmak için sükunetli fakat ciddi ve zecri
tedbirler almak lazımdır. bu tedbirler şunlar olmalıdır.
1. Cumhurbaşkanı istifa
etmelidir. Cumhurbaşkanlığına Sayın Adnan Menderes getirilmelidir. Bu muhterem
zatı her şeye rağmen milletin çoğunluğunun sevmekte olduğuna kaniim. Bu
sevgiden istifade edilerek kırılanların gönülleri alınmalı ve millete yeniden
güven telkin edilmelidir.
2. Kabinede iyi kabul edilmeyen
ve suihalleri bütün memlekete yayılmış bulunan zevat çıkartılması ve yeni kabine
mutlak dürüst, makul zorcu değil, adalet ve şefkat hissi taşıyan zevattan
kurulmalıdır.
3. İstanbul, Ankara valileri ve
Emniyet müdürleri süratle değiştirilmelidir.
4. Son çıkarılan ve tahkikat
komisyonları ihdas eden kanun kaldırılmalıdır.
5. Ankara Örfi İdare kumandanı
değiştirilmelidir.
6. Partilerin ocak, bucak
teşkilatı kaldırılmalı, sadece vilayet merkezlerinde ve mahdut partilerle
yapılmalıdır.
7. Parti faaliyetleri azami
senede iki defa vilayet merkezlerinde ve mahdut partiliklerle yapılmalıdır.
8. Mevkuf gazeteciler bir af
kanunu ile kısa zamanda tahliye edilmelidir.
9. Son hadiseden tevkif edilen
talebeler tecriden serbest bırakılmalıdır, ilim müesseseleri yeniden faaliyete
geçirilmelidir.
10. Şimdiye kadar çıkarılan bütün
antidemokratik kanunlar tecriden kaldırılmalıdır.
11. Vatandaş hürriyet ve eşit
muamele hakkına mutlak surette riayet edilmelidir.
12. Ordunun mes”eleleri süratle
hal edilmelidir.
13. Din istismarcılığından
vazgeçilmelidir.
14. Suiistimaller oluyor mu,
bilmiyorum, fakat olduğu hakkında umumi bir kanaat mevcuttur ve milletin
hükümete karşı itimatsızlığına sebep olmaktadır. Bu gibi kötülüklerin şiddetle
ber bertaraf edilmesi lazımdır.
15. Müstesna zamanlar ve günler
haricinde hükümet büyükleri memleket gezilerinde suni büyük vatandaş
toplulukları ile karşılaşmalar yapmak usulü kaldırılmalıdır.
Çok muhterem vekilim;
Bu yazdıklarım asla bir parti ve
politika mülahaza ve tesiriyle değildir.
Memleketin durumunun bu
tedbirlerin alınmasını zaruri kıldığına inandığım için arz ediyorum. Sizlerin
vatanperverlik ve vicdanlarınıza hitap ediyorum. Memleketten çok şeyler
yaptığımız muhakkaktır, fakat bu da asla kafi değildir. Bu yapılan işleri
müstemleke idareleri de yapar, yapıyor ve yapmıştır. Asil mühim olan toplumun
ruhunda yaşama şevk ve azminin geliştirilmesi, hak ve hürriyet aşkının
kökleştirilmesi ve vatandaş idrakinin yüksek ve necip hislerle donatılmıştır.
Olaylar bu yolda olmadığımızı göstermektedir. Talebelerin hürriyet duygusu ile
yaptıkları masumane tezahürata karşı, idarecilerin hatası yüzünden kıtalar sevk
edilmesi ve onların desteği ile emniyet kuvvetlerinin ilil yuvalarının içine
kadar girerek talebeleri profesörleri beraber coplarla ve kurşunlarla tedip
edilmesi feci bir şeydir.
O hengamede kız talebelerin
yürekler parçalayan çığlıklarının analar, babalar ve halk ruhunda onulmaz
yaralar açacağını ve açtığını anlamamak, memleketin huzuru bakımından büyük
hata olduğuna kaniim. Bizim, gençlerimizde hak, adalet ve hürriyet duygularının
gelişmesinden ve kemalinden memnun olmamız lazım gelmez mi? İstikbali hissiz,
duygusuz müstemleke ruhlu, yalnız maddeci bedbaht insanlara mı bırakmak
istiyoruz?
Sayın vekilim, maruzatım muhakkak
ki, çok mühim ve hatta çok cüretkâranedir. Fakat memleket için, millet için,
hükümet ve hatta partimizin selameti için dikkate alınması lazımdır ve hatta
çok lazımdır.
Derin ve sonsuz hörmetlerimi
sunarım.
Kara Kuvvetleri Komutanı
Orgeneral Cemal GÜRSEL
( K-Bkz : Erdal Şen, Zaman G.
04.09.2006)
* Tarihi Yassıada Mahkemelerinin
Başkanı Salim Başol: “Susmazsanız sustururum”.
27 Mayıs 1960 ihtilalinden sonra
kurulan Yassıada Mahkemeleri, tarihin acı gerçekleriyle doluydu. Adnan Menderes
ve Demokrat Parti mensupları Yassıada”da 14 ayrı davadan yargılandı. Üç idam,
12 müebbet ve yüzlerce ağır hapis cezası çıktı. 11 ay süren duruşmalarda
şaşırtıcı suçlamalar yapıldı. bunlara ilişkin deliler de mahkeme dosyalarına
girdi.
MAHKEME BAŞKANI HEP AZARLADI
O Yassıada duruşmalarında,
mahkeme Başkanı olan Salim Başol, hep azarlayıcı tutumuyla dikkat çekti. Sanki
peşin hükümlüydü. bir yerlerden talimat almıştı sanki. Örneğin, “Sizi buraya
tıkan kuvvet böyle istiyor” cümlesiyle tarihe geçen bir başkan oluyordu Salim
Başol. Hemen hemen her duruşmada, her sanığa karşı aşağılayıcı sözler sarf
ediyor bu davranışını ısrarla sürdürüyordu.
Tutanaklara bakıyoruz. Buradan
anlıyoruz ki, Salim Başol”un bu tavrına zaman zaman tepkilerde gösterilmiş.
Bunlardan biri Tevfik İleri olarak görülüyor. Tevfik İleri; “Burada kolaylıkla
başımıza oynanıyor. Oynansın, helal olsun, peşinde değiliz. Fakat, şeref ve
namusumuzla oynanmasın. Tahkikat komisyonunun sorgusuna çağrıldığı için,
ailelerin nasıl telaş ettiğinden bahsedildi. Ya 13 buçuk aydan beri, bizim kan
kusan çocuklarımız” diye isyan ediyordu.
Bu arada, dönemin Maliye Bakanı
Hasan Polatkan”da kendisine bir türlü söz vermeyen Mahkeme Başkanı”na; “İdam
istenilen bir davada kendimi müdafaa etmeyem mi” diye soruyordu.
MAHKEME BAŞKANI SALİM BAŞOL”UN KULLANDIĞI
İFADELERDEN
Yassıada duruşmaları sırasında, Mahkeme
Başkanı Salim Başol”un kullandığı ifadelerden bazıları örnek olması bakımından
şöyle sıralanmakta efendim:
-Yapmazsan yapma. Gelmiş buraya
tomarlarca müdafaa yapıyor (Bakan Hadi Hüsman”a)
- Yapamazsan ne yapalım? Yapan
yapar. (Fatin Rüştü Zorlu”ya)
- Daima böyle lüzumsuz şeyler
söylersiniz zaten. (Menderes”in avukatı Burhan Apaydın”a)
- Bu söylediğiniz sözler
yetersiz. Sizin tahsiliniz ne? (Milletvekili Kadir Kocaeli”ne)
- Manasını anlamadığım cümleleri
sarf etmenden belli. (Milletvekili Kadir Kocaeli”ne)
- Sizi susturmak için başka ne
yapmalı? (Adnan Menderes”in avukatı Talat Asal”a)
- Siz doğru söylemiyorsunuz.
(Şahitlere)
- Kafi. Susmazsanız sustururum.
(Bakan Zeki Eratman”a)
- Oturun yerinize.( Bakan Zeki
Eratman”a)
- Eğer ben kesin deyince kesmezseniz
kestirmesini bilirim. (Adnan Menderes”e)
- Bunları bırakın, zorlamayın
kendinizi. (Adnan Menderes”e)
- Öyle değil, öyle değil, öyle
değil. Otur yerine! (Milletvekili Hüseyin Fırat”a)
- Sen yalancı şahide benziyorsun.
Anlat bakalım neymiş? (Bir şahide)
- Öyle şey olmaz, kısa kes , az
konuş! (Bakan Hasan Polatkan”a)
- Yapma, okundu, anlamadınız mı?
(Adnan Menderes”e)
- Lüzumsuz laflar bunlar,,
buyurun hadi. (Milletvekili Rüknettin Nasuhioğlu müdafiine)
- Bizim burada boş laf dinleyecek
vaktimiz yok başka. (Adnan Menderes”e)
- Kendi çiftliğinizin ve kendi
maaşınızın peşinden koşmayı bilirsiniz. (Adnan Menderes”e)
- Sizi on beş dakikadan fazla
dinleyemeyiz. (Bakan Hasan Polatkan”a)
- Ben ömrümde yalan söylemedim
demek müdafaa değildir. Bunlar asılsız sözlerdir. (Bakan Hamdi Ongun”a) - ( K-Bkz Erdal Şen, Zaman G.
07.09.2006)
* Onlar nerde, bilmiyorum! Yassıada
kararlarıyla, idam edilenlerse, milletin gönlünde.
Aradan bunca yıl geçti. Yassıada
mahkemeleri, işleyiş biçimiyle, sonuçlarıyla, tarihteki yerini aldı. suçsuz
yere bu millete, bu devlete hizmet etmiş pırıl pırıl insanlar asıldı. O gün
için, Milli Birlik Komitesi üyeleri güç kullanarak, yanlışlarıyla, doğruları
saptırarak milletin yanında gibi görünebildiler... Ama yıllar sonra ne oldu?
Şimdi onlar nerede, neredeler? Kimse bilmiyor. Ama, Adnan Menderes, Fatih Rüştü
Zorlu ve Hasan Polatkan gibi memleket evlatları, milletin gönlündeki yerlerinde
yaşıyorlar.
Hele 49 yıl sonra, Yassıada
Mahkemelerinin belgeleri kamuoyuna açıklanınca, Cemal Gürsel”in Menderes”e
yazdığı mektuptaki övücü, methedici maddelerin çıkarılıp, sadece uyarı
bölümlerini kamuoyuna açıklayınca, başları göğe değdi o günkü Milli Birlik
Komitesi üyelerinin sanki... Öyle zannettiler... Ama öyle değildi, öyle
değilmiş.
Zaman gazetesinin 4,5,6,7 ve 9
Eylül tarihli sayılarında Politika Muhabiri Erdal Şen imzasıyla kamuoyuna
açıklanan, Yassıada tutanaklarıyla ilgili yorumlardan sonra şu soru ortaya
konuldu: “Onlar şimdi nerede, nerelerde bilmiyoruz. Yassıada kararlarıyla idam
edilenlerse, milletin gönlünde” cevabı verildi. Bu yayından sonra, saptırmalar
oldu. Bunlardan bazı bölümler, aktarmalar alalım buyrun:
- Mektubun ortaya çıkması en
büyük arzumdu. Mektubun 27 Mayıs”tan sonra değiştirildiği birinci derece
tanıkların beyanlarıyla biliniyordu. (Aydın Menderes)
- Yassıada belgeleri, Türkiye”nin
telekulakla 56 yıl önce tanıştığını ortaya çıkardı. DP iktidara gelince
Menderes”i dinlemek için PTT bünyesinde özel birim oluşturulmuş.
- Diyanet İşleri Başkanlığı,
Kur”an-ı Kerim basmak için Almanya”ya matbaa sipariş etti. Prova baskıları
beğenildi. Bu girişim, darbeden sonra Menderes aleyhine kullanıldı. Kur”an
sayfaları dava dosyasına girdi.
- Yassıada siyasilere karşı
acımasızca davranan, ağır sözler sarf ederek, “Sizi buraya tıkan güç böyle
istiyor” sözleriyle, tarihin kara sayfalarındaki yerini aldı.
- Yassıada mahkemeleri, hem
kuruluşu, hem yargılama biçimi, hem de kararların verilişi açısından
incelendiğinde adil yargılama biçimi, hem de kararların verilişi açısından
incelendiğinde adil yargılama ilkesinin açık bir şekilde ihlal edildiği
görülmektedir. (Sami Selçuk),
- Bir güce bağlı olan, özel
olarak kurulan ve önyargılı şekilde hareket eden bir organa mahkeme denemez
(Ümit Kardaş),
- Soru sormamı müsaade etmedi
Başol. “Soracağım, sormayacaksın” tartışmasından sonra beni dışarı attı mahkeme
başkanı. Ertesi gün beni “ askerlik yapmadı” diye askere aldılar. Halbuki ben
askerliğimi 31. Piyade Alayı”nda yedek subay olarak yapmıştım (Talat Asal),
- 27 Mayıs”ı silahlı kuvvetler
değil, silahlı subaylar yaptı. Beş bin subayı emekliye sevk ettiler. Bir iç
hesaplaşma gerçekleştirdiler aslında (Hüsamettin Cindoruk)
- Mektuptan üç satırın
çıkartılmış olduğunu ve bunların çok önemli cümleler olduğunu gördük. Gerçekten
tarihi öğrenmeden gidiyoruz demek ki! (Çetin Altan)
- Bu baskı sadece mahkemelere has
bir durum da değildi. Darbeden çok sonraları bile bu olumsuz hava herkes tesir
etti. (Sadettin Bilgiç).
Evet, tekrar soruyoruz: Darbeyi
yapanlar, idam kararlarını verip, uygulayanlar şimdi nerelerdesiniz? Ama
aşağıladığınız, idam edilmesinden memnun olduğunuz vatan evlatları, şimdi Türk
milletinin kalbinde yaşıyorlar. Yaşamaya devam edecekler...
KAYNAKLAR:
1- Başbakanlık Devlet Arşivleri
Genel Müdürlüğü-Arşivleri-Ankara.
2- Erdal Şen ( Zaman Gazetesi,
4,5,6,7,9 Eylül 2006-Ankara) (BİTTİ)
28 Ağustos 2013 Çarşamba
Kan donduran itiraf!.. Muzaffer Erkan
Menderes'le ilgili kan donduran bir itiraf!27 Mayıs 1960 kanlı askerî darbesi ve sonrasında Yassıada'da yaşanan sözde mahkemenin canlı tanıklarının anlattıkları, insanın kanını donduruyor.
Yassıada duruşmaları için özel olarak seçilen 120 askerden
biri olan İzmirli 75 yaşındaki Muzaffer Erkan, Başbakan Adnan Menderes,
Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu ve Maliye Bakanı Hasan Polatkan'ın
idamlarına tanıklık etmiş bir isim. Son duruşma dışında Yassıada'daki bütün
duruşmalara katılan Erkan, o gün yaşananları dün gibi hatırlıyor.
Erkan, Kütahya'daki askeri birliğinde iki ay acemi
eğitiminden sonra Yassıada mahkemeleri için seçilen 120 askerin arasına girdi.
Onlara 45 gün boyunca silah, atış ve
özellikle "konuşmama" eğitimi verildi. Erkan'a, seçilen
diğer askerler gibi,"Eğer konuşursan, arkadaşının kurşunuyla
ölürsün." dendi. Erkan, mahkeme salonundan sorumlu askerler arasında
görev yaptı. Menderes'i ilk olarak birinci duruşmada gördüğünü söyleyen Erkan,
Bayar'ın o duruşmada söz alarak, "Bugüne kadar işlenmiş bir suç varsa
bunun vebali benimdir. Asacaksanız beni asın, kimsenin suçu yok." dediğini
aktardı. Mahkeme Başkanı Salim Başol'un, bu sözlere karşılık, "Biz
eleyeceğiz, bir daha eleyeceğiz, bir daha eleyeceğiz, kim suçluysa onu
cezalandırmaya çalışacağız. Kurt, önüne gelmiş taze kuzuyu mu yer yoksa kart
koyunumu yer? Biz kuzuyu bulacağız ." dediğini ifade eden
Erkan, "Adnan Menderes, mahkemenin başından sonuna kadar son derece
nazik ve saygılıydı. Bir şey söylemek istediği zaman ayağa kalkar, elinde küçük
bir not defteri ve kalem olduğu halde, 'Reis Beyefendi, bir konuya temas
buyurmak istiyorum müsaade ederseniz.' derdi. Saygısını hiç yitirmedi. Ölüm
döşeğinde bile saygısını yitirmedi." şeklinde konuştu.
BAŞSAVCININ HAKARETLERİ
BAŞSAVCININ HAKARETLERİ
Mahkemede Savcı Ömer Egesel'in sanıklara hakaret ettiğini
belirten Muzaffer Erkan,"Savcı Egesel, hakaret içeren
konuşmalar yapıyordu. Son celse sonunda Menderes'e, 'Ya Menderes, nasıl da
ölüme çarptırıldın değil mi?' gibi olmayacak cümleler sarfetti. Bir başbakana
söylenmemesi gereken laflar söyledi." diyor. Adnan Menderes, hasta
olduğu için son duruşmaya katılamadı. Erkan, Celal Bayar'la ilgili olarak da
şunları anlatıyor: "Celal Bayar hiçbir zaman korkmadı. Beni kimse
idam edemez, biz bu memleketin münevver adamlarıyız diyordu. İmralı'ya botla
gidilirken Hasan Polatkan'ı teselli etmeye çalıştı. Polatkan'a, 'Oğlum Hasan,
üzülme. Yarın öbür gün bizi tahliye edecekler, bizi asamazlar.' diyordu.
Polatkan, 'Beni asamazsınız, ben suçsuzum.' diyordu. İmralı'ya gittik. Önce
Celal Bayar'ı gardiyanlara teslim ettik. Her sanık, ayrı ayrı tek kişilik
hücrelere koyuldu. Bayar ve Menderes'le 14 bakan o gece idam edilecekti. O gece
telsizler çalışmadı. Ada komutanı Tarık Güryay, hücumbotla adaya geldi ve
infazların durduğunu söyledi ama Zorlu ve Polatkan infaz edildi. İnfazların
durdurulma emri Ankara'dan, Cevdet Sunay'dan geldi ama infazlar olacaktı
zaten."
Polatkan'ın saat 03.00'te hücresinden alınarak idam edilmek
üzere götürüldüğünü söyleyen Erkan, o dakikaları şöyle
özetledi: "Hasan Polatkan sürekli suçsuz olduğunu söylüyordu. Sehpada
idam edilirken epeyce bocaladı. Fatin Rüştü Zorlu ise abdest alarak sehpanın
önünde iki rekat namaz kıldı. Sehpaya çıktıktan sonra Türkiye'ye yaptığı
hizmetleri anlattı ve cellada, 'Oğlum, bana dokunma. Benim suçum varsa kendim
öteki dünyaya gideyim.' dedi ve sehpasına kendisi tekme attı." İdamlara
son derece üzüldüğünü söyleyen Erkan, o günden sonra uzun süre yemek
yiyemediğini ve kabuslar gördüğünü söylüyor.
ADNAN MENDERES'İN İNFAZI
ADNAN MENDERES'İN İNFAZI
Muzaffer Erkan ve diğer asker arkadaşları, kaldıkları
koğuşta ertesi sabah erkenden uyandırılmış. Erkan, Menderes'in kaldığı hücrenin
önünde 2,5 saat nöbet tutmuş. Nöbet sırasında yaşananları şöyle
anlatıyor: "İçeride Adnan
Menderes ve tabip tümgeneral vardı; Menderes hasta olduğu için idam
edilmesine izin vermiyordu. Sonra İstanbul'a telefon ettiler, deniz
hastanesinden başka bir doktor getirttiler. Yeni gelen doktor, Menderes'in
burun deliklerine ve gırtlağına merhem sürdü, bir hap içirdi.
Oradakilere, 'Birazdan düzelir.' dedi. Menderes iyi değildi, çok
hastaydı. Verilen ilaçlarla biraz kendine gelir gibi oldu ama h'l' ayakta
durmakta zorlanıyordu. O ilaçları verdikten sonra İstanbul'dan gelen doktor,
'İdam edilebilir' k'ğıdını imzaladı. Menderes'i alarak bota bindirdik; iki
teğmen ve bir yüzbaşının yanındaydı. Yanındaki subaylara, 'Nereye
gidiyoruz?' diye sordu. Subaylardan biri, 'Seni deniz hastanesine,
İstanbul'a götüreceğiz. Orada muayene olduktan sonra da Ankara'ya götüreceğiz.
Çocuklarına, ailene kavuşacaksın.' diye yalan söyledi. Menderes buna çok
sevindi ve, 'Ne mutlu bana, kurtuldum.' dedi. İmralı'ya gelince
durumu anlayarak yanındakilere, 'Yanlış yere mi geldik evladım?' diye
sordu.
Yanındaki subaylar, 'Hayır efendim, görevimiz bu.' dedi. Menderes'in
ellerini kelepçeleyip dinlenme salonuna aldılar. Üç saat başında nöbet tuttum.
Bu arada Savcı Ömer Egesel geldi, Menderes'in ceketine ölüm fermanını astı ve
ona, 'Ya Menderes, aradığını buldun, sen de asılacaksın.' gibi alaycı
laflar söyledi. Bir başsavcının bunu söylememesi gerekir. Egesel, yargılama
sırasında adaya fuhuş için kadın getirirdi, öyle bir karakterdi. Sonra
Menderes'i odadan çıkardılar. Ada komutanı Tarık Güryay, Menderes'in
arkasından, 'Hayırlı yolculuklar Menderes!' diye bağırdı. Ölüme giden
bir insana bu denir mi? Güryay, çok diktatör bir adamdı. Adnan Menderes,
sehpaya çıktığında son sözleri şöyle oldu: 'Türkiye'ye 10 sene başbakanlık
yaptım. Türk tarihi sekiz senemi yazacak, son iki senemi de dalkavuklar. Oğlum
Yüksel'in devlet tarafından okutulmasını istiyorum. Kaleminden altın damlasın,
bizim gibi olmasın.' Bu sözlerden sonra cellat taburesini indirdi ve
Menderes can verdi. Uzun büre bir şey yememişti, midesi boştu. Sadece bir süre
önce bir tane şeftali yemişti. Asılınca şeftalinin suyu, ölüm fermanı kağıdını
ıslattı."
Yanındaki subaylar, 'Hayır efendim, görevimiz bu.' dedi. Menderes'in
ellerini kelepçeleyip dinlenme salonuna aldılar. Üç saat başında nöbet tuttum.
Bu arada Savcı Ömer Egesel geldi, Menderes'in ceketine ölüm fermanını astı ve
ona, 'Ya Menderes, aradığını buldun, sen de asılacaksın.' gibi alaycı
laflar söyledi. Bir başsavcının bunu söylememesi gerekir. Egesel, yargılama
sırasında adaya fuhuş için kadın getirirdi, öyle bir karakterdi. Sonra
Menderes'i odadan çıkardılar. Ada komutanı Tarık Güryay, Menderes'in
arkasından, 'Hayırlı yolculuklar Menderes!' diye bağırdı. Ölüme giden
bir insana bu denir mi? Güryay, çok diktatör bir adamdı. Adnan Menderes,
sehpaya çıktığında son sözleri şöyle oldu: 'Türkiye'ye 10 sene başbakanlık
yaptım. Türk tarihi sekiz senemi yazacak, son iki senemi de dalkavuklar. Oğlum
Yüksel'in devlet tarafından okutulmasını istiyorum. Kaleminden altın damlasın,
bizim gibi olmasın.' Bu sözlerden sonra cellat taburesini indirdi ve
Menderes can verdi. Uzun büre bir şey yememişti, midesi boştu. Sadece bir süre
önce bir tane şeftali yemişti. Asılınca şeftalinin suyu, ölüm fermanı kağıdını
ıslattı."
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)












































